Kimsenin Gülmediği Joker Filminin Detaylı İncelemesi (18+)

Yıl 1971, bilim insanı Harry Harlow, tarihin en acımasız deneylerinden birisini gerçekleştirmiş oldu. Yıl 1980, imgesel kent Gotham’da yaşayan imgesel bir insan Arthur, yozlaşmanın ve saf kötülüğün sembolü oldu. Yıl 2019, imgesel karakter Arthur’un yaşadıkları, gerçek dünyada beyaz perdeye aktarıldı. Beyazperde tarihinin en ürkütücü filmi olabilecek Joker’in incelemesi ile karşınızdayız.
Bu yazı, hemen hemen Joker’i izlemeyenlerin tadını kaçıracak derecede SPOILER içermektedir. İzleyenlerin de içerikteki bazı detaylardan rahatsız olma ihtimali var, bu yüzden yazıya 18+ yaş sınırı uyarısını ekledik.
Joker film süresince güldü, sadece seyirciler gülemedi. Kahkahalarının ardında derin acılar yatıyordu. “Esasen Güldürü filmi değil bu neye gülelim?” diye sorabilirisiniz. Peki ya gülmekle ağlamayı birbirine karıştıran birisi olsaydınız? Joker öyleydi. Bir kez güldü, onu tüm kent yanlış anlamış oldu.
Peki Joker, gülünç olmayan şeylere niçin böylesine acı kahkahalar atıyordu? Ne izlediğinizi, niçin tesirinde kaldığınızı, niçin Joker’e hak verdiğinizi merak ediyorsanız, bugün aradığınız yanıtlar bulacaksınız.
Daha ilkin Joker’i yüksek bütçeli filmlerde izlesek de bırakın geçmişini, gerçek adını bile öğrenememiştik. Buna karşın Joker, öteki tüm kötülerden değişik bulunduğunu hissettirmişti. Pek fazlaca insan, fena karakterlerin de iyi anlatılabildiğini Joker yardımıyla öğrendi.
Tek başına sahneye çıkmış olduğu son film ise adeta beden gösterisiydi. Bir film olarak Joker, beyaz perdenin yapabileceği en iyi şeyi yapmış oldu. İzleyeni içine çekip kendi dünyasında yaşattı. Dışlanmış bir karakter ile yakınlaşmanıza, onun çığrından çıkan isyanına destek vermenize niçin oldu.
Joker, bununla beraber bir filmin yapabileceği en fena şeyi de yapmış oldu. İzleyen bir çok insan, filmin tesirinde kalmaya değil, kurtulmaya çalıştı. Sadece kurtulamadı. Etik açıdan yanlış olmasına karşın Joker, bir çok insanoğlunun yoldan çıkmış bir seri katil ile bağ kurmasına niçin oldu. Bu durum, filmi izleyen her insanın düşmüş olduğu bir tuzak olarak tarihe geçti.

Bilim tarihinin en acımasız deneylerinden birisine yakından bakacak, televizyonlarda niçin sıradışı insanların boy gösterdiğini anlayacağız. Joker’i bir kez daha tanımak istiyorsanız okumaya devam edin. Hazırsanız, aslolan şimdi başlıyoruz.
Joker aslen nerede “yaşıyordu”?

Filmin açılış sahnesinde, insanlığa dair nerede ise her şeyini yitirmiş bir şehirde olduğumuzu anladık. Gündüzleri, “yağmur yağdı yağacak” durumunda kasvetli bir hava, geceleri karanlığa teslim olmuş sokaklar… Gotham, açık havadaki bir akıl hastanesiydi. Sokakları çöp dolmuş ve fareler her yeri sarmış, salgın hastalıklar ortaya çıkmıştı.
Büyük bir bataklıktan bir kap balçık aldığınızı düşünün. Dünya o bataklığın kendisi, Gotham aldığınız o bir kap balçık gibiydi. Kısaca büyük ve gerçek dünyanın ufak bir haliydi Gotham… Zenginler, bu imgesel şehri yönetmek için insanları ikna etmeye çalışıyorlardı. Bunu yaparken şehrin ve o insanların gerçek problemlerine pek de kulak astıkları söylenemezdi.
*
*
Arthur, aslen dünyanın tüm sorunlarının sıkıştırıldığı bir şehirde, bir kap bataklıkta varlığını sürdürüyordu. Film, aslen pek de gerçek dışı olmayan bir dünyaya sahipti. Joker ise kendisine gore bu dünyanın en önemsiz parçasıydı. Bataklıkta bile önemsiz birisi olarak görünmek, esasen ondan bir çok şeyi koparmıştı. Bir tren vagonunda güldüğünde, onu tüm kent yanlış anlamış oldu…
Biz gülerken hepimiz ağlıyorsa yanlış şeylere gülüyoruz anlama gelir:

Joker’i bir kenarı bırakın. En başa ve gerçek dünyaya dönelim. Yıl 1971, Stanford Üniversitesi bilim adamlarından psikolog Dr. Harry Harlow, zalimce bir gözlem gerçekleştirmiş oldu. Bu deneyde bir grup yavru maymunu kullanan Harlow, yavruların annesiz bir ortamda iyi mi büyüyeceklerini merak etti.
Deneyin neticeleri akılalmazdı. Anne yoksa şevkat ve sevgi de yoktu. Yavru maymunlar saldırganlaştılar. Harlow, maymunlar büyüdüğünde onları çiftleştirdi. Deneyde anne şefkatinden yoksun kalan maymunlar, kendi yavrularını öldürecek kadar yoldan çıktılar. Bazı yavrular, anneleri onlara bakmadığı için öldüler.

Joker’in çocukluğuna geri dönelim. Gerçek annesinden bir halde kopmuştu. Penny Fleck isminde, cani birisi onu evlat edinmişti. Filmimizde bu durum fazlaca etkili bir kurgu ile anlatıldı. Üvey “anası” Arthur’a devamlı işkence yapmış, onun acı çekerken gülmesini istemişti. Penny, sapkın düşüncelerle hareket etmiş, Arthur’un acı çekince mutlu bulunduğunu düşünmüştü.

Joker, işte bu yüzden film süresince acı bir halde gülüyor, ağlamayı bilmiyordu. Oysa bir güldürmen olabilecek kadar akıllıydı. Nitekim bayağı insanların acılarına gülen bir adam, gene bayağı insanları hakkaten güldüremezdi. Öyleki de oldu. Joker’in gülüşü ve peşinden yaptıkları, bayağı insanların kaosuna sembol oldu.

Mutlak sapkınlık, zıvanadan çıkmış bir toplumun hikâyesine dönüşürken, başka gerçeklerle de yüzleştik. İnsanlar, aslen yalnız gülünç olana gülmüyorlardı. Hatta Arthur, ilk stand-up gösterisinde komiklik yapmamış, garip garip gülmüş, acayip hareketleriyle insanlara gülünç gelmişti. Aslen bu bir yerlerden tanıdık geliyordu fakat nereden?
Televizyonlardaki beceri yarışmaları ve Joker’in ortak noktası:

Birazcık geçmişe gidelim. Televizyonun olmadığı 1800’lü yıllara… İnsanlar o yıllarda gazetelerde ilanlarını gördükleri sirklere ve panayırlara giderlerdi. Hayvanların ya da sihirbazların sıradışı gösterileri, o dönemde her insana garip gelirdi. 1810’da doğan ve 21 yaşlarında kendi gazetesini kuran P. Taylor Barnum isminde bir adam, sistemde bir açık keşfetti.
Barnum, gazeteye verdiği abartılı ilanlar yardımıyla ziyaretçi akınına uğrayacak bir sirk oluşturmak istedi. Sözgelişi bir köleyi “George Washingon’un 160 yaşındaki büyükannesi” olarak, 50 cent karşılığında insanlara gösterdi. Bir maymun gövdesini, büyük bir balığın gövdesine dikerek, tüm ABD’de onu deniz kızı olarak tanıttığı bir gezme bile düzenledi.

P. T. Barnum, hepimiz tarafınca dışlanan garip görünümlü ve engelli insanları yanına aldı. Onların bu durumundan faydalandı. Gazetelerde düzmece, kurgulanmış ilanlar verdi, toplumun garip olan şeylere gösterdiği ilgiye oynadı. Böylece günümüzdeki bazı TV programlarının da temelini attı.
Bugün televizyonda birbirinden absürt karakterlere haiz insanoğlu izliyoruz. Evlilik programlarında, canlı gösterilen beceri yarışmalarında tıpkı P. T. Barnum’un yapmış olduğu şeklinde, fazlaca sayıda acayip karaktere rastlıyoruz. Bunların çoğunun kurgu bulunduğunu, o insanların aslen seyrettiğimiz şeklinde olmadığını bilerek onları izliyoruz üstelik…

P. T. Barnum, 200 yıl ilkin yapmış olduğu şeyler sebebiyle “Sahtekarlar Prensi” olarak anılıyordu. Onun geleneğini çağdaş şekilde devam ettiren TV programlarına ve kanallarına ne demeli? Joker, film olarak üstüne düşeni epey köktencilik bir halde yapmış oldu. Normalde önemsenmeyen, ezilen garip bir insan, yoldan çıkarak canlı yayında bir katliam işledi.

Arthur, daima hayalini kurduğu TV programında ciddi bir konuşma yapmış oldu. Hor görülen, önemsenmeyen, ezilip geçilen bayağı insanların ifade etmek istediklerini bir çırpıda söyleyiverdi. Suçunu itiraf ederek, toplumsal yozlaşmanın sembolü olmaktan memnun bulunduğunu belli etti.
Meşhur şovmen ve güldürmen olan Murray Franklin, Joker için hep uzaktan sevilmiş olduğu bir baba gibiydi. Joker, aslen yalnız kendisine fenalık eden annesini değil, hayalindeki babasını da öldürdü. Üvey anası aslen cani bir sapkındı, imgesel babası ise yozlaşmış, insanların zayıflıklarını kullanan medyanın ta kendisiydi. İkisini de öldürdü.
Kahramanlar ve kötüler niçin ve iyi mi ortaya çıkarlar?

Bu zamana Marvel filmlerinden alışık olduğumuz bir durum var. Kahramanların, yalnız insan üstü kabiliyetlere haiz olunca başarı göstermiş olduklarını gördük. Oysa Joker filmimizde durum bu şekilde değildi. Yozlaşmış ve çıldırmış Gotham halkının kahramanı öteki insanlara gore kuvvetli değildi, güçsüzdü ve zayıftı.
Gotham halkına gore kahraman olan Joker, biz seyircilere gore bir kahraman değildi. Katildi, insanları öldürmüştü. Gene de film, onu bir kahraman olarak görme tercihini bizlere bıraktı. Kısaca film bizlere Arthur ve Joker’in bakış açısından bir hikâye anlatarak, her izleyiciyi Gothamlı haline getirdi. Anladık ki kahramanlar da kötüler de aynı sebeple ortaya çıkıyordu: Kaos.

Gathom’daki kaos, öteki süper kahraman filmlerindeki şeklinde başka galaksi ya da gezegenlerde değildi. Gotham, İstanbul’du, New York’tu, Berlin’di… Kaosu da tıpkı gerçek dünyadaki gibiydi. Politikacılar yalan söylüyor ve boş vaatlerde bulunuyorlardı. Belediye yönetimi iyi hizmet vereceğini söylüyor, sadece ruhsal destek merkezlerini bile kapatıyordu.
Belediyenin desteğiyle gittiği psikoloğuna toplumdan, problemlerinden ve insanlardan bahsediyordu. Gerçek dünyada, bizi hakkaten güldüren komedyenler de böyledir. Toplumu, insanı kafaya takar, acı gerçeklerden komiklik üretirler. Joker de öyleydi. Bu yüzden toplumun kendi maskesini takmasını asla garipsemedi.

Arthur, kişisel yaşamının zorluklarından beslendi, sadece içindeki kötülüğü ortaya çıkaran bozuk sistemin ta kendisi oldu. İlaçlarını alamadığı için tedavi olamadı. Aynı şehirde onun şeklinde olan, değişik sıkıntılarla boğuşan yüz binlerce insan vardı. Kim bilir o gün o metroda katliam işlemeseydi başkası onun yerine işleyecekti.
Bir akıl hastasına tabanca vermek ise talihin oyunu oldu. Joker, bir süre sonrasında silahını insanları hor gören her insana doğrultmaya başladı. Sonrasında zıvanadan çıkıp seri katil oldu.

Yaptıkları için toplumdan destek gören kim olursa olsun, gerçek dünya da bu durum böyledir. Yapmış olduğu yanlışlara destek bulanlar, aynı yanlışları halletmeye devam ederler. İplik bir kez çoraptan çıkarsa, tüm çorap sökülür. Sonrasında o ipi eline alan deliler, kendi istedikleri dünyaya istedikleri çorabı örerler.
Kötünün ortaya çıkmasına yol açan fenalık: Wayne ailesi…

Saf ve garip bir insan olan Arthur’u bir seri katile, sapkınlığın sembolüne dönüştüren her şeyi irdeledik. Bugünün dünyasında, Wayne ailesi şeklinde binlerce aile var. Bu insanların dünyadaki maddi gücün %99’unu elinde bulundurdukları bilinyor. Bu gücün yarısını bile insanların kalan %99’u için kullanmıyorlar
Tıpkı Gotham şeklinde dünyanın bir köşesinde açlık ve sefalet varken, öteki köşesinde zenginlik ve refah yükseliyor. Bir yerde salgın hastalıklar baş gösterirken diğer tarafta bazı zenginler, daha uzun yaşamak için 12 kez kalp ameliyatı olabiliyor. Kutuplaşma, gerçek dünyada da Joker şeklinde insanların ortaya çıkmasına niçin oluyor.

Wayne ailesinin babası Thomas Wayne, temsil etmiş olduğu kesimin sesini fazlaca iyi duyuruyor. Her gün ve her köşe başlangıcında bir insanoğlunun öldüğü koca şehirde, yalnız kendi çalışanı olduğundan 3 insanoğlunun ölümü üstünden politika yapıyor. Tüm “yaşamı süresince 1 dakika bile mutlu olamayan” insanları, şu demek oluyor ki hayattayken ölenleri görmezden geliyor…
Filmin yakaladığı bu gerçekçi noktalar, Wayne ailesine bakış açımızı değiştiriyor. Onları bir düşman, tüm kötülüklerin ve kaosun ortaya çıkış sebepleri olarak görüyoruz. Tam bu sırada, Joker’e dönüşmek suretiyle olan Arthur’un yolu, yüzüne bakıp “kardeşim” demek istediği birisiyle kesişiyor.
Batman ile karşı karşıya gelme: Her şeyin başlangıcı:

“Batman olmadan Joker filmi olmaz” diye düşünen bir çok insan yanıldı. Film süresince Batman’i görme ihtiyacı bile hissetmedik. Filmi yazan ve yöneten Todd Phillips bunu da düşünmüştü. Arthur ve Bruce için akıllara durgunluk veren bir sahne yazdı. Kendisini Thomas Wayne’nin oğlu olarak gören Arthur, “üvey kardeşini” ziyarete gitti.
Normal olarak bu çılgıncaydı. Biz Joker’in Batman’e gidişine değil; Arthur’un hayalindeki çocukluğu yaşayan biriyle karşılaşmasına şahit olduk. Bir başka taraftan “Tamamımız kardeşiz” felsefesine eleştiri yapılmış oldu, ezilen kesimin özendiği refaha haiz insana karşı çaresiz isyanını izledik.

Ufak Bruce, eksiksiz bir hayata haiz ve bu yüzden duygusuz bir çocuk gibiydi. Arthur ise her şeyin tamamlanmamış olduğu hayatıyla fazlaca duygusal bir karakterdi. Empati kurmamız ihtiyaç duyulan taraf açıkça belli edilmişti. Yaşamı eksiksiz olan bir insan, bu filmimizde Arthur ile içinde bağ kuramazdı. Ihmal etmeyin ki dünya üstündeki insanların %99’unun hayatında hep bir şeyler eksikti.
İki kutup bir araya ulaşınca birbirini çekerdi. Öyleki de oldu. Bruce Wayne, geleceğindeki düşmanını bu şekilde tanıdı. Asla unutmayacağı yüzünü görmüş oldu. Kim bilir bu karşı karşıya gelme yüzünden, ileride onu asla alt edemeyecekti. Nitekim filmimizde Bruce Wayne olmasa bile eksikliği hissedilmeyecekti.

Ufak Bruce ikinci kez karşımıza çıktığında, her Batman filmindeki o klasik sahne gerçekleşti. Kaos gecesinde ailesini yitirdi. Gene o duygusuz duruşuyla, dev sıçanların olduğu bir sokakta geleceği çizildi. Aynı anda, Arthur’un Joker’e dönüşümü tamamlandı. Kaos, iki değişik kutbun en uç noktalarını keskinleştirmişti.
Joker, ayağa kalkıp gülmeye ve dans etmeye başladığı sırada, çevresinde binlerce insan vardı. Arthur da çevresinde binlerce insan olmasını istemişti. Sadece Joker ortaya çıkınca güldürmek istediği insanları büyük bir isyana sürüklemiş oldu.
Joker filminin efsaneleşmiş Batman triosundan ne farkı var?

İlk Joker karakterinin beyaz perdede ortaya çıkışı son aşama ufak düşürücüydü. Kimyasala maruz kalıp devamlı gülen bir adamı izledik. Heath Ledger’ın efsaneleşmiş karakteri haricinde tüm Jokerleri, bu son film ile tek çırpıda unutuverdik. Heath Ledger demişken, yer almış olduğu Batman üçlemesi ile Joker filmini kıyaslamakta yarar var. Zira aradaki farklar uçurumdan ayrımsız.
Christopher Nolan’ın Batman üçlemesindeki Wayne ailesi, bizlere son aşama iyi bir halde yansıtılmıştı. Vakalara hep Bruce’un bakış açısından bakmış, kaosun aslen başka örgütler tarafınca yaratıldığına şahit olmuştuk. Tüm kötüler Gotham’ı korumaya çalışan Wayne ailesini hedef alıyordu. Şehirdeki düzeni bozan şey kutuplaşma değil, o kutuplaşmayı kullanan düşmanlardı.

Sözgelişi Batman üçlemesindeki ilk düşman, yüzüne çuval geçirip tüm şehre serum veren, düzmece korkular yaratan, ortalığı cenk alanına çeviren birisiydi. Batman’i acılarıyla yüzleştiren ve eğiten uzak doğulu bir teşkilat, Korkuluk adındaki bu adamı kullanarak Gotham’ı karıştırmıştı. Varlıklı olan Batman şehre hakkaniyet getirdi ve kazanmıştır. Filmin sonunda bir iskambil destesindeki en mühim kartı yakasında buldu: Joker.
İkinci Batman filmimizde ise dengeler değişti. Heath Ledger’ın Joker karakteri ortaya çıktı. Suçluydu, psikopattı, her insana geçmişiyle ilgili değişik hikayeler anlatıyordu. Dahası komikti, iyi espriler yapıyordu. Akıl almaz planlarla Batman’i zorluyordu. Şehrin savcısını bile yoldan çıkarıp fena birisi haline getirdi. Bu üçlemedeki Joker İyi bir karakterdi, ancakyeni Joker’e kıyasla çok da fazla iyi kullanılmadı. Yalnız varlıklı bir adam ile bir psikopatın sonuçsuz savaşını izledik.

Üçüncü Batman filmi Kara Şovalye Yükseliyor, Heath Ledger’ın acı ölümü sebebiyle veda ettiğimiz efsaneleşmiş Joker’e haiz değildi. Sadece yeri fazlaca sağlam birisi, bir başka kaos öncüsüyle dolduruldu. Bane, bu kez Gotham’ı tüm dünyadan koparıp kendi terör düzenini şehre getirdi. Filmin sonunda Batman şehre adaleti getirdi, kazanmıştır.

Solo Joker filmimizde ise yeni nesil bir oyun gördük. Fena karakterlere hak veren seyirciler, filmin aslolan yeni hedefiydi. Bazısına gore haklı sebeplerle kabahat işleyen bir kimliği, sertliği, kaosu gördük. Üstelik Batman üçlemesinde olduğu şeklinde bu kez kaosun sebebi başkaları değil, bizzat Gotham’dı. Kısaca yazının en başlangıcında da söylediğimiz şeklinde dünyanın ta kendisiydi.
Batman üçlemesindeki şehri günümüz dünyasını temsil etmiyordu. Eğer öyleki olsaydı, tüm tehditlerin dışarıdan gelmesi için uzaylı bir ırka gereksinim duyardık. İşte Joker’i gerçekçi kılan en mühim detay da buydu. Dünya üstündeki tüm kötülükler, kötüler ve savaşların sebepleri aslen o dünyayı paylaşamayan insanların ta kendisiydi, başkaları değil.
Joker filmimizde meydana getirilen tüm göndermeler:

Marvel filmleri için “Onlar beyazperde filmi değil” diyen meşhur yönetmen Martin Scorsese’yi bilen bilir. Kendisinin yönettiği 1982 yılında yapılmış King of Comedy (Komedilerin Kralı) filmi Joker’in çıkış noktası oldu. Esasen King of Commedy’de başarısız bir komedyene yaşam veren Robert De Niro, Joker tarafınca öldürülen Murray Franklin’e yaşam vermişti.
Göndermenin kralı buydu elbet. Sadece tv programının adı direkt Batman’in animasyonlarına bir gönderme olmuştu. Film sonunda Joker’in gülüşünü ağzındaki kan ile oluşturduğu sahne, bugüne kadarki tüm “iyi” Jokerlere saygı duruşuydu. Biz aslen film süresince o acı gülüşün hikâyesini, ilk kez bu kadar gerçekçi bir halde izlemiş olduk.

“Basit bir adamı çıldırtmak için tek ihtiyaç duyulan şey fena bir gündür.” cümlesi üstüne kurgulanan mottosu vardı. Joker’i imgesel sevgilisi, gerçek komşusunun evini bastığında, “Fena bigün geçirdim” söylediğini duyduk. O gün, bayağı fakat garip bir adam çılgına dönmüştü. Bu cümle birebir şekilde The Killing Joke adlı çizgi roman ve animasyon filmimizde de geçiyor.

Joker’de akıl hastanesi Arkham Asylum’un ilk halini gördük. Bizzat kendisinin anası de burada kalmış bir hastaydı, Arthur kayıtlara o hastaneden ulaşmıştı. Ek olarak filmin müziklerinde Batman üçlemesinde kullanılan Hans Zimmer eserlerinden izler de vardı.

Tamamı haricinde Charlie Chaplin’in Çağıl Zamanlar filmine, kaos gecesinde 1981 yılında yapılmış Blow Out filmine de göndermeler yapılmış oldu. Filmin genel hatları ise bir başka DC Comics karakteri ve filmi olan V for Vendetta ile oldukça benzerdi.
Netice: Joaquin Phoenix’e kendi uzunluğunda bir Oscar verilsin, sadece kimse Joker’i örnek almasın…

Joker’in son sahnede işlediği katliam, artık onun bir psikopat bulunduğunu gösterdi bizlere… O vakte kadar tüm ölümler için hikâyede bir sebep gösterilmişti. Nitekim Arkham Asylum’daki doktoru yalnız istediği için öldüren acımasız bir katil gördük. Burada en başından beri haklı görülen Joker’den kopmamız sağlandı. Ne kadar başarı göstermiş olduğu ayrı bir münakaşa mevzusu doğal…

Her şeyi söylediysek, Joker’e yaşam veren Joaquin Phoenix’e de değinmeliyiz. Filmi yazan ve yöneten Todd Phillips, olağan dışı bir şey yapmış oldu. Ilkin senaryoyu yazıp oyuncu aramadı. Joaquin Phoenix’e gitti ve senaryoyu ona gore yazarak oyunculuğuna mühim bir katkı elde etmiş oldu. Joaquin Phoenix ise artık bir çok oyuncunun ulaşamadığı bir noktaya geldi.
Joker filmi pek fazlaca daldan Oscar’a aday olabilir, sadece eleştirmenler filme, Todd Phillips’e ve Joaquin Phoenix’e fazlaca öfkeli. Eğer ödülleri belirleyen akademi üyeleri de şiddete meydana getirilen övgünün fazlaca abartıldığını düşünürlerse Joaquin Phoenix dahil kimse Oscar’a ulaşamayabilir. Öyleki ya da bu şekilde Joker, artık izleyicinin gözünde bambaşka bir noktaya geldi.
Peki siz Joker’i iyi mi buldunuz? İnceleme yazımızda kafanızdaki soruların hepsi cevaplandı mı? Düşüncelerinizi bizlerle paylaşmayı ihmal etmeyin. Devamlı mutlu olun ve gülümseyin.



